05 Aralık 2022, Pazartesi
14.01.2022 04:30

Karanlığın yuttuğu bir genç daha

Vicdanlar nasır bağladı sanıyordum çünkü bu ülkede her gün o kadar çok facia yaşanıyor ki, üst üste gelen dehşet haberlerinin hangisine yanacağını bilemeyen iyi insanlar gündelik yaşamlarını sürdürebilmek için kendilerini bir çeşit korumaya alıyorlar. Ama bazı acılar, simgesel karakterinden ötürü daha çok öne çıkıyor, vicdanların körelmediğini gösteriyor. İntihar eden Enes Kara adlı genç tıp öğrencisi, facialara kanıksanmadığının, insanların hala gönül telinin titreyebildiğinin bir kanıtı oldu.  Bu acılar birikim yapıyor, eski acıları da hatırlatıyor. Tarikat yurtlarında din kisvesine bürünmüş örgütlerin eline düşen savunmasız çocuklara yapılmadık kötülük kalmadı.  11 kız çocuğumuz yangın kapısı kilitli bir yurtta yanarak, dumandan boğularak can verdi. Daha geçenlerde bir çocuğumuzun kafası kesildi. (Yazarken bile ürperiyor insan.)  Tarikatlarda tecavüze uğrayan çocukların ise haddi hesabı yok.  Bunlar sadece duyulanlar. Kapalı kapılar ardında, kuytu köşelerde kim bilir kaç yüz, kaç bin çocuğumuz istismara uğruyor, umutsuzluğa sürükleniyor, sessizce acı çekiyor, intihara kalkışıyor. Bu kadar büyük bir toplumsal yara ancak o karanlık köşelere ışık tutarak görülebilir.  Ziya Paşa bunu çok güzel söylemişti: Rencide olur dide-i huffaş ziyadan (Yarasanın gözü ışıktan rahatsız olur.) Bu yarasalar karanlıkta korkunç suçlar işlerken, eski dönemleri bilmeyen, facianın boyutu hakkında hiçbir fikri olmayan yeni kuşaklar ve onların özellikle Batı’yı model alan takımı,  cemaatlere, tarikatlara özgürlük sloganıyla, onların değirmenine su taşıdı maalesef.   *** Laik ailelerde büyümüş olanlar, Türkiye’nin tarikat gerçeğini bilmeden yetişmiştir.  Oysa toplumun çok büyük bir kesimi yüzyıllardan beri tarikat yapılarıyla örgütlenmiş durumda.  Siyaseti de etkisi altına alan bu yapılar, buz dağının asıl kitlesini oluşturuyor. Başı kesilen çocuğun ve Enes Kara’nın babaları gibi, cemaati kendi evladının canından daha yüce bir yere yerleştiriyor, o otoriteye bağlılığı kesinlikle sarsılmıyor. (Acaba o çocukları doğuran anaları da böyle mi düşünür?)  Siyasi partiler ve iktidarlar üzerinde büyük etkileri olan bu tarikatlar, bakanlıkları paylaşıyor, kamusal gelirin üzerine çöküyor, ihaleler alıyor ve bazı somut örneklerle bildiğimiz gibi Cumhuriyet hükümetlerinin bazı bakanları cemaat liderinin huzuruna, dizleri üstünde sürünerek giriyor. Üstelik bu etki sadece son hükümetler ve bir tek partiyle sınırlı değil. (Çünkü o bakanın bir partisi var gibi görünüyor ama asıl partisi yüzlerce yıla dayanan tarikatı.) Müritlerini ailece seks kölesi olarak kullanan kerameti kendinden menkul şeyhler mi istersiniz, karısının ve çocuklarının gözü önünde şeyhin bilmemnesinin ve salgılarının cennetin anahtarı olduğuna inanarak oral seks yapan mı?  Osmanlı’dan hatta daha öncesinden beri milyonlarca kişiyi kesin bir otoriteyle kendisine bağlı tutan bu tarikat örgütlenmesinden kurtulmadıkça demokratik bir cumhuriyet hayali asla gerçekleşmeyecek ve işin farkında olmayan kişiler her seçim sonucunda ‘’Aaa niye böyle oldu?’’ diye hayal kırıklığı içine düşmeye devam edecekler.  Şu sıralarda bile cemaatler, yaklaşan seçimlerin, yeni iktidarın paylaşım pazarlıklarında.   

ASIL KAVGA

Osmanlı aydınları bu yapıyı bildikleri için tarikat/cemaat karanlığına karşı büyük bir mücadele vermişlerdi. Tekkelerin toplumsal ve siyasal yapıyı nasıl çökerttiğini son dönem padişahları gibi onlar da yaşayarak görmüştü. Kadızadeliler gibi bazı dini yapılar Padişahı ve Şeyhülislam’ı bile mürted (dinden dönen) yaftasıyla suçluyorlardı. İmparatorluğun çökmesinde en az İttihatçılar kadar etkisi olan bu karanlık örgütler, Cumhuriyet’ten sonra temizlenmek istendi ve kıyamet ondan sonra koptu.  1925’te kabul edilen bir yasayla tekkeler, zaviyeler, türbeler kapatıldı.  Aynı günlerde (o günkü unvanı ile) Reis-i Cumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa bu konuda bir konuşma yaptı ve dedi ki; “Arkadaşlar, efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”  Bu sözler Osmanlı modernleşme çabalarının sonunda ortaya çıkan bir hakikati yansıtıyordu. Bu çabalarda 3. Selim’in dökülen kanı, 2. Mahmud’a gavur padişah denmesi, hatta Abdülhamid’in İslam’a ve Kuran’a zarar veriyor diye bir fetvayla tahttan indirilmesine kadar varan bir başka mücadelenin izlerini görebiliriz.

DİN YASAKLANDI MI?

Son yıllarda yaşadığımız ve bazı aydınların da dahil olduğu birçok kişinin aklını karıştıran süreç, 1925’teki bu yasadan sonra başladı.  Resmen yasaklanan tarikatlar yeraltına indiler. Bazı gizli evlerde yapılan ayin, toplantı ve eğitimlerde Cumhuriyet’in bu kararını dine karşı işlenmiş büyük bir suç olarak öğrettiler, genç talebenin (talibanın) kafasını bu hurafelerle ve ‘deccal’ adını taktıkları Atatürk nefretiyle doldurdular. On yıllarca süren bu eğitim faaliyeti İmam Hatip ve diğer okullarda insanlar yetiştirdi ve sonunda artık iktidarı almaları gerektiğini düşünerek siyasete ağırlıklarını koymaya başladılar. Bu hareketlerin altındaki örgütleri göremeyen Avrupa, Amerika ve aydın çevreler de ‘’takiyye’’yi yöntem olarak benimsemiş olan bu siyasal hareketleri ‘bireysel inanç özgürlüğü’ zannederek alkış tuttular. Oysa Cumhuriyet’ten sonra Türkiye’de İslam yasaklanmamıştı ki. Hepimizin bildiği gibi on binlerce cami, Cuma ve Bayram namazları, Ramazan oruçları, hatta Kuran kursları, din dersleri ile hepimizin hayatında var olan din eğitim ve ritüelleri sürüp gidiyordu. Laik-Müslüman ailede yetişen bir hakim torunu ve savcı oğlu olarak Kur’an Kursu’na da gönderildim, dedemden sıkı bir dini eğitim de aldım ve bu eğitim Ankara Koleji’ndeki eğitimimle hiçbir çelişki oluşturmadı. Eski Türkiye için normal bir durumdu bu. 2000’lerden sonra büyük bir güçle ortaya çıkan ‘İslam’ı yaşayamadık’ iddiası, asıl amacı söyleyemeyen bir kitlenin ve liderlerin maskesiydi. O dönemlerde çok yazdığım gibi yeni kadrolar ‘bin yıldır Müslüman olan bir halkı yeniden İslam’a döndürmek’ gibi saçma bir amacın değil, tarikatların egemenliğinin tekrar kurulması davasının peşindeydiler.  ‘Dava’ denilen şey buydu. 

TARİKATLAR SİYASİ PARTİDİR

Osmanlı’da siyasi partiler yasak olduğu için, tarikat yapıları bu ihtiyacı gideren kurumlar olarak görülmeli kanısındayım.   Denge gözetme amacında olan padişahların çoğunun ayrı tarikatlara mensup olmaları de bu tezi destekliyor. (Mesela Yavuz Selim Sümbüli, Abdülhamid Şazeli idi.)  Daha çok Nakşibendi kökenli birçok tarikatın tarihimizde oynadıkları önemli siyasal rol, entelektüel dünyamızda genellikle gözden kaçmış, akademiyle sınırlı kalmış bir olgu. 

DÖRT MERTEBENİN ÖNEMİ

Tarikat dört basamaklı bir yapıdır: ŞERİAT-TARİKAT-HAKİKAT-MARİFET İslam şeriatına uymak işin ilk kuralıdır. Tarikata girince (tarik yol demek) belli kurallara uyularak genel şeriattan farklı bir boyuta geçilir. Bu iki mertebeyi, bir orduda verilen emirleri uygulayan erler gibi düşünebiliriz. Kıdem ve hizmet ilerleyince Hakikat aşamasına yükselir mürit. Bu bir çeşit komuta kademesinde yer almak demektir ve büyük ölçüde siyasettir. İlk iki mertebede gerekli olan inanç, ritüel, fedakarlık gibi konular bu mertebede pek geçerli değildir. Çünkü bir çeşit merkez komitesi olarak düpedüz siyaset yapılmaktadır.  En son mertebe ise Marifet’tir. Bu aşamaya gelen liderin ilahi güçleri olduğuna, marifet (mucize) gösterebildiğine inanılır ve kayıtsız şartsız itaat edilir. Hasan Sabbah’ın emri üzerine kendilerini Alamut kalesinden atan ve hepsi aynı anda yere düşüp ölen bin fedaisi gibi gözü kapalı bir bağlılık gerektirir. *** Lütfen uyanalım.  Sizin özgür iradesiyle davrandığını, oy kullandığını sanıp yurttaş olarak gördüğünüz milyonlarca insan bu örgütlü yapı içinde yer alıyor. Maddi manevi bir adanmışlıkla ‘dava’ya hizmet ediyor.  Bu kesimi hepimizden iyi tanıyan Atatürk ve arkadaşlarının ne yapmak istediğini, modern yurttaş kavramıyla asla bağdaşmayacak olan bu karanlık yapıyı hangi sebeple çökertmeye çalıştıklarını bir kez daha düşünelim. Yoksa daha çok Enes kaybederiz. *** Ne yazık ki bu ülke bir genci daha intihara sürükledi / Aslında kendisinin intihar ettiğini görmeden