22 Mayıs 2024, Çarşamba Gazete Oksijen
10.03.2023 04:30

Yoksa hiç düşünmemeli mi?

Teknolojik gelişmelerin iyice belirginleştirdiği küresel eşitsizlikler umulmadık ve tehlikeli yan etkilerin de gerekçesini oluşturuyor

Bulgaristan’ın komünizm ile yönetildiği yıllarda otobüs turuyla İtalya’ya gitme gibi bir maceraya atılmıştım. Bulgar gümrüğüne girerken rehberimiz pasaport kontrolü için otobüse binen polise karşı bizi uyararak, “Sakın Türkçe konuşmayın, hepsi anlar” demişti. Ülkedeki Türk azınlığın mezar taşlarının dahi kırılıp Bulgarca isimlerle değiştirildiği günlerdi. Talihsiz ziyaretçiler olarak biz de mümkün olan her fırsatta nasibimize düşeni fazlasıyla almıştık.

İç savaş yüzünden parçalanmak üzere olan Yugoslavya’ya doğru ilerlerken, Bulgaristan Başbakanı Todor Jivkov’un turistler için inşa ettiği ıssız bir otoyoldan geçtik. Güzergah boyunca ıssız akaryakıt istasyonları, boş market rafları ve ülkenin kendine has eşeklerinden gayrı bir şeye rastlamadık. Rehberimiz bu çevre yolunun turistlerin ülkedeki sefaleti, Bulgarların ise turistlerin refahını görmemesi için özel olarak inşa edildiğini söylemişti. Doğru muydu bilmiyorum fakat olan tam olarak buydu.

Durumdan cebren mahrum kalmak ile tercihen uzak durmak arasındaki bu farkı medya teorisyeni Neil Postman Türkçeye “Televizyon: Öldüren Eğlence” başlığıyla çevrilen kitabının girişindeki bir anektotla özetler. Tartışmalı bir mesele olmakla birlikte Samuel Morse, 1847 yılında Beylerbeyi Sarayı’nda dönemin Osmanlı Padişahı Abdülmecid’den aldığı patentle adını telgrafın mucidi olarak tescil ettirir. Ancak telgrafın toplumsal algıya etkisi, teknolojisinden çok daha baskın çıkar. Kısa sürede dört bir yanını sardığı ABD’nin genelini adeta bir mahalle ölçeğine indirger. Postman’a göre telgraf ile kolaylaşan iletişim, esasen hiçbir önemi ve faydası olmayan gelişmeleri herkes için ilgilenilmesi gereken mühim şeylere dönüştürmüştür. Artık her birey normalde asla haberi olmayacak konular (örneğin ülkenin diğer ucunda oynanan bir spor karşılaşması) hakkında bilgi sahibi olmaya başlamıştır. Bu yararsız bilgi bolluğu ise bilgi ve eylem arasındaki ahengi bozmuştur. (Bu tespit sonrasında İletişim Bilimci Marshall McLuhan tarafından “küresel köy” terimiyle ele alınır.)

Postman bu görüşlerini 1985 yılında kaleme almıştı. Bugün aynı eserde geçen her “televizyon” sözcüğünü “internet” ile değiştirerek bassak, tek satırı dahi yadırgatıcı olmaz gibime geliyor. Üstelik bir bilgi kaynağı ve iletişim aracı ekseninde düşününce aynı internetin dünyanın karpuz gibi ortadan ikiye yarılmakta olan kutuplarını yüzümüze vurma adına rolünü yadsımak da imkansız.

Dünyanın bir kısmı küresel ısınmaya karşı iklim mühendisliği üzerine çalışırken açlıkla boğuşan diğer kısmı devlet destekli ormansızlaştırma faaliyeti yürütüyor (ya da göz yumuyor). Gastronomi turizmi yeni lezzetler keşfetme iştahıyla 1,5 trilyon doları aşan bir pazar yaratırken bir dizi girişim açlıkla mücadele eden yüz milyonlara böcek tabanlı beslenme zincirleri oluşturmak için çabalıyor. Gündemdeki payı sürekli artan yapay zeka algoritmaları yarattığı yeni molekül, antibiyotik ve ilaçlarla yaşamın yapı taşlarını yeniden kurgularken dünyanın yarısı halen temel sağlık hizmetlerinden mahrum durumda. Bir yandan Ay ve Mars’ta kurulacak üslerin inşası ve Dünya dışı besin üretimine yönelik “uzay tarımı” çalışmalarına bakarken, diğer yandan yeryüzünün bize ayrılan kısmında depremle unufak olmuş yaşam alanlarımız, kuraklık kaynaklı artan meyve-sebze fiyatları ve kıtlık gündemiyle karşılaşıyoruz. Otonom lojistik sistemleriyle küresel bir ticaret altyapısının kuruluşuna şahitlik ederken içme suyu için feryat eden depremzedelerimizle yüz yüze geliyoruz.

Aynı zaman diliminde ve aynı gezegende yaşanan bunca çelişkili gelişme benim gibi işi bunları takip etmek olanların dahi doğal olarak “yabancılaşmasına” sebep oluyor. Aradığımız yanıtlar sorularımız kadar net değil. Örneğin “dünya” derken kastettiğimiz; ya da kastetmemiz gereken hangi kısım? Odaklanmamız gereken madalyonun hangi yüzü? Maruz kalınan ile ilgilenip heveslenmek mi gerek yoksa tamamen boş vermek mi? Dünyanın bir kısmı üstel bir hızla gelişirken diğer kısmı yerinde sayabilir mi? Teknolojik gelişim karşısında mecburen veya (daha da acı vereni) “tercihen” yerinde sayan kesimin varlığından, egemenliğinden söz edilebilir mi? Kayıtsız kalınamayacak bir dolu soru...

Demokratik bir şekilde yaygınlaştırılamamış teknolojik gelişimin mahrum kalan kesimde heyecan yerine öfke, umutsuzluk; hatta itiraz üretmesi sürpriz değil. Kabloları keserek kapalı devre yayına geçmek isteyen, hakikatlerin etrafından çevre yolları inşa etme hevesindeki iktidarların vaat ettiği sahte cennetlerin bunca taraftar bulabilmesi de öyle. 

Uzay turisti olmanın bedeli 180 bin dolar

• Twitter’ın geliri aralık ayında bir önceki yıla kıyasla yüzde 40 oranında geriledi.
• Romanya Başbakanı Nicolae Ciuca kabinesine bir yapay zeka danışmanı görevlendireceğini açıkladı. Siyaset tarihinde bir ilk olacak girişim seçmenlerin sosyal medya paylaşımlarını analiz ederek talep ve tepkilerini anlık olarak ölçecek ve bakanlar kurulunun aldığı kararları bu doğrultuda değerlendirerek tavsiyelerde bulunacak.
• Ödevlerde kullanıldığı gerekçesiyle eğitim dünyasında büyük tartışmalar yaratan OpenAI şirketinin yapay zeka botu ChatGPT’nin (ABD özelinde) öğrencilerden çok öğretmenler tarafından kullanıldığı ortaya çıktı. Walton Vakfı tarafından yürütülen araştırmanın sonucuna göre öğretmenlerin yüzde 51’i, öğrenicilerinse yüzde 33’ü bu çözümü kullanmış. Ankete katılan eğitmenlerin yüzde 59’u ChatGPT’nin eğitimde kabul edilebilir bir kullanıma mutlaka kavuşacağını belirtmiş.
• Boston Dynamics, Tesla ve Apple gibi alanında öncü şirketlerden ayrılan 40 kişilik bir ekibin büyük bir gizlilik içinde geliştirdiği “Figure” adlı insansı robot, sektörde yeni bir oyuncuyu daha müjdeledi. Tesla’nın robotuna oldukça benzeyen Figure, insan kıtlığı çekilen üretim, denizcilik, lojistik, depoculuk ve perakende gibi sektörlere özel geliştirilmiş.