23 Temmuz 2024, Salı Gazete Oksijen
05.01.2024 04:35

2024’ün ilk hayali Karacaören: Issız, vahşi, güzel

Hayal işte… 2023’e adım attığımız günlerde Oksijen okurunu “Şimdi Bozukkale Koyu’nda olmak vardı” başlıklı bir yazıyla hayal dünyama davet etmiştim. 2024’e adım atarken de, tüm karanlık konuları bir an için bir yana bırakıp kendime “Şu anda en çok nerede olmayı isterdim” sorusunu sordum. Hiç düşünmeden verdiğim yanıt “Karacaören” oldu


Denize çıkıp Göcek ya da Fethiye’den Ölüdeniz’e doğru giderseniz, İblis Burnu’nu geçtikten az sonra solda Karacaören Koyu’nu görebilirsiniz… Dökükbaşı Yarımadası’nın ucunda, gökyüzünden baktığınızda bir boğanın boynuzlarını andıran iki ince kayalık şeridin açık denizin kalın dalgalarından koruduğu, çoklukla ıssız, tertemiz denizi olan, keskin kayaların üstünde 44 yıldır denizcilere hizmet veren mütevazı bir restoran bulunan bir koy.

Neden issiz?

Denizcilik, denizin ıssızlığını, enginliğini; doğanın terbiye edilemeyen yönlerini biraz sevmek olsa gerek. Bunları hissedebilmek için de öncelikle medeniyete biraz uzak olmak lazım. Hatta karayolu bulunmamasına dikkat etmekte de fayda var.

Ama kıyılarımızda bu tür yerler süratle azalıyor. Asfalt yollar ve kent ışıkları mavi kıyılarımızda giderek artıyor. Karacaören bu furyadan ve medeniyetten uzak kalabilmiş nadir koylarımızdan biri. Daha ne kadar böyle kalabilir bir soru işareti, ama ben 20 yıldır büyük bir keyif ve beğeni ile gidip geliyorum.

‘Issızlık’ özelliğini koruyor. Üstelik konu, sadece karayolu olmaması, karavancıların, motorcuların, Likya Yolu yürüyüşçülerinin rotalarından uzak kalması değil. Denizcilerin çok ziyaret ettikleri bir koy değil.

Gerçekten de, Göcek’in curcunasına yelkenli bir tekne ile 2 saat, orta yollu bir motoryat ile yarım saat mesafede. Yoğun bir turizm merkezi olan Ölüdeniz’den gezi motorlarıyla yarım saatlik mesafede. Ama hayli ıssız.

Çünkü oldukça vahşi bir coğrafyanın tam ortasında bulunuyor.

Örneğin, Göcek’te Domuz Adası’nın koylarında geceleyen teknelerde insan evinde yatağındaki kadar kıpırtısız, sakin bir uykuya yatar. Göcek denizcileri de bu sükûnete aşıklardır.

Oysa Karacaören ve bölgedeki Gemiler Adası, Soğuksu gibi konaklama noktalarında tekneniz 24 saat sallanır. Rüzgâr durur, deniz durmaz. Ölü dalgalar koyların en korunaklı köşelerine kadar işler. Dolayısıyla muhteşem bir doğa güzelliğine sahip olmasına rağmen rahatına meraklı Türk denizcileri Fethiye – Kekova yolculuğu dışında buraya pek az uğrar.

Karacaören Koyu’nun vahşi bir güzelliği var. En sakin havada bile doğanın gücü iliklerinize kadar işler.

Karacaören kıyıları, yani kara tarafı da ıssızdır. Kıyıda yürüyen gezen insan pek göremezsiniz. Kayalık kıyılarda dolaşan keçi bile azdır. Çünkü dalgalı, hırçın deniz kayaları binlerce yıldır aşındırmış, jilet kadar keskin yapmıştır.

Hâlâ vahşi  hâlâ güzel…

Kıyılarda görüntüyü yumuşatan, evcilleştiren ağaçlar, çiçekli bahçeler yoktur, çıplak keskin kayalıklar ve dikenli kaktüsler vardır. Doğa vahşidir. Deniz de…

Zaten Fethiye tarafından gelirken Karacaören’e varmadan önce döndüğünüz burnun ismi de ‘İblis’tir. Piri Reis’in 500 yıllık Kitab-ı Bahriyesi’nde bile, yani yüzyıllardır Fethiye Körfezi’nin güney ucu İblis Burnu diye anılır.

Karacaören, Kalevazi, Soğuksu, Kabak, Cennet koylarına;  Kelebekler Vadisi, Ölüdeniz ve Gemiler Adası’na ev sahipliği yapan Belceğiz Körfezi’nin diğer ucundaki burnun ismi de ‘Kötü Burun’dur. Yani bu bölgede deniz oldum olası terstir. Bu çalkantılı denizin, insanı bir saniye bile rahat bırakmayan vahşi bir doğası vardır.

Karacaören Koyu ise bu vahşi doğayı, denizi en iyi hissedebildiğiniz, dinleyebildiğiniz, yaşayabildiğiniz yerdir. 

Tekneyle gittiğinizde en korunaklı yeri batı köşesidir. Burada incecik bir berzah, koyu açık denizden ayırır. Sert havalarda açık denizin dev ve hırçın dalgaları bu berzahın köpek balığı dişleri kadar keskin kayalıkları üstünde patlar. Hatta bazen bu patlayan dalgaların serpintisi teknenize kadar ulaşır. Doğanın gücü iliklerinize kadar işler. Sakin havalarda bile sabaha kadar kayalıklara vuran ölü dalgaların sesi yatağınıza kadar gelir.

Akşamüstü, gün batımı saatleri büyüleyicidir. Tam karşıdaki heybetli Baba Dağı’nın yamaçları batan güneşin son ışıklarıyla pembeden mora kırmızının tüm tonlarıyla renklenir. Bazen dağın tepesini bulutlar kaplar. Bulutların arasından çıkan yamaç paraşütleri gözünüzü şaşırtır.

Yakın zamanlara kadar Karacaören’de geceler ay ışığı dışında zifiri karanlıktı. Saat 23.00 gibi restoranın jeneratörü sustuğunda, yıldızlar kucağınıza dökülürdü. Sonra şu meşhur imar afları başladı ve 7-8 yıl önce Belceğiz Körfezi’nin karşı kıyısındaki Faralya, Kabak Koyu yamaçlarını kaplayan kesif ormanlar arasında birer ikişer evler ve ışıklar görülmeye başladı. Şimdi o yamaçlar kaçak / yasak evlerle bayağı mahalle havasına dönmüş durumda. Neyse ki arada 10 kilometreden fazla mesafe var ve ışıklar Karacaören’i hala etkilemiyor.

Bir tarih hazinesi: Gemiler Adası

En iyi demirleme noktası Karacaören Koyu olan Belceğiz Körfezi’ne gelince bir göz atmadan dönülmeyecek iki doğa harikası, Ölüdeniz ve Kelebekler Vadisi’nin yanı sıra tam ortasında bir de tarih hazinesi vardır: Gemiler Adası.

Gemiler Adası’nda, Agios Nikolos Kilisesi’ni denize bağlayan dehliz-tünel...

400 metre genişliğinde 1 kilometre uzunluğundaki bu ufacık adada yerleşim esasen Lykia döneminde başlar. Bölgenin doğal limanı Ölüdeniz’dir. Burada Simbola isimli küçük bir yerleşim de vardır. Ama savunma açısından anakarada Kayaköy (Levissi), deniz kıyısında Gemiler Adası (Levissi Nisos) yüzyıllar boyunca iki bölgesel uygarlık merkezi olmuşlardır.

Bu adanın birkaç ilginç özelliği vardır.

Birincisi, MS 240 yılında büyük bir deprem olur ve Gemiler Adası çevresinde tıpkı Kekova’daki gibi bir batık şehir oluşur. Yani, pek bilinmez ama Gemiler Adası’nın çevresindeki deniz Türkiye’nin iki batık kentinden birine ev sahipliği yapar.

İkincisi… Bizans döneminde altın çağını yaşayan bu küçücük adanın üstünde 11 adet irili ufaklı kilise kalıntısı vardır. Çünkü Gemiler Adası Fethiye’den doğuya uzanan denizlerde, yani Yediburunlar ve Patara kumsalı açıklarındaki tehlikeli denizler öncesinde, Doğu Akdeniz ticaretinde bir sıçrama noktasıdır.

Hem de Avrupa’dan karayolu ile Anadolu’ya kadar ulaşan Haçlı ordularının Akdeniz’i gemiler ile geçmeden önceki son uğrak noktalarından biridir. (Bu iki açıdan da tarih boyunca bir diğer önemli uğrak noktası ise Kaş’ın önündeki Meis Adası olmuştur). Kısacası denize açılmadan önce denizciler ve Haçlı ordusu askerleri son bir günah çıkarma için bu 11 kiliseyi kullanıyor olmalılar…

Ve üç! Gemiler Adası’nın zirvesindeki 2 no’lu kilisenin ismi denizcilerin koruyucu azizi Aya Nikola’dır. Yani Noel Baba! Demre doğumlu Noel Baba’nın yaşamının bir bölümünü bu adanın tepesindeki kilisede geçirdiği düşünülmektedir. Bunun sebebi ise bu kilisenin apsisindeki freskte ‘Hosios Nikolaos’  yazıyor olmasıdır.

Ve dört… Adanın öyküsünü süsleyen sayısız efsane var. Ama en muhteşemi, Agios Nikolaos Kilisesi’ni deniz kıyısına bağlayan 200 metre uzunluğunda, 2.5 metre genişliğinde, 3 metre yüksekliğindeki dehliz-tünel… Hızla bozulmakta olan müthiş bir mimari yapıt. Dehliz içindeki merdivenlerin arasında, tıpkı Kudüs’teki gibi (İsa peygamberin çarmıha gerilmeye götürülürken bekletildiğine benzer) 17 durak noktası bulunuyor. Yani bir zamanlar bu tünel muhtemelen bir hac durağı…

Gemiler Adası’nda 1990’larda Japonya’dan Osaka Arkeoloji Fakültesi uzmanları ve Fethiye Müze Müdürlüğü bir yüzey araştırması yaptılar. 12 yıl süren bu uzun soluklu araştırma 2005 yılında bitti. Ve her şey bitti. Üstüne bir çivi daha çakılmadı. Şimdilerde Gemiler Adası bir tarihi miras olarak tarihe karışmak üzere. Kuzey kıyısındaki iskelede yaz aylarında nöbet tutup bilet kesen bir müze görevlisi dışında hiçbir ‘çalışma’ kalmadı!

Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un dikkatine: Küçük bir restorasyon ile, minik bir maliyet ile, çok kolaylıkla bir deniz Efes’i ya da Afrodisyas’ı olabilecek bu muhteşem tarih hazinesi neden yok olmaya terk edilmiştir? Anlamak mümkün değil!

Karacaören’e her gidişimde, adaya her çıkışımda sağda solda, kilise, şapel, teras evlerinin zeminlerinde, zamanın ve doğanın, üstelik maalesef hoyrat insanların insafına bırakılmış mozaiklerin santim santim kırıldığını, toprağa karıştığını ya da çalındığını izlemek çok acı.

Elden bir şey de gelmiyor. Maalesef! 

Karacaören Restoran: tıpkı 40 yıl önceki gibi...

Koskoca Fethiye Körfezi, iki dalgıç-süngerci kardeş. Biri Tahir Özmen (Dalgıç Tahir), Göcek’in en ucundaki Göbün Koyu’nda kıyılarımızın en şöhretli denizci mekanlarından Göbün Restorant’ı 1977 yılında kuruyor. Diğeri Muzaffer Özmen (Kemancı Muzaffer), küçük kardeş Fethiye Körfezi’nin tam öte ucunda Karacaören’de 1979 yılında kendine bir restoran açıyor. İkisi de çok büyük maceralar atlatıyorlar.

Karacaören’de sanki zaman durmuş gibi...

Zamanın başbakanı Turgut Özal’ı batan bir tekneden kurtaran Dalgıç Tahir, Göbün’de asırlık çam ağaçları arasındaki boş topraklara zeytin ağacı dikti diye hapse atılıyor. Kardeşi Kemancı Muzaffer ise birkaç yıl sonra Karacaören’de restorana gelen turistlere bir tuvalet yaptı diye 4 yıl (!) hapis yatıyor.

Eskiden doğal ve tarihi SİT, orman alanındaki küçük müdahalelerin bile bedeli böyle sert cezalardı. Bu insanlar uluslararası denizcilere hizmet vereceğiz diye böyle bedeller ödemişlerdi. Şimdi herkes koyuyor kıyıya bir tiny house, keyfine bakıyor… Ruh sağlığı açısından bunları unutmak şart!

Kendisini ‘Kemancı Muzaffer’ diye anıyoruz. Çünkü…

Muzaffer Özmen, Karacaören’de eşiyle birlikte çıplak taşlar üstünde, yol yok, su yok, elektrik yok, tam 44 yıl önce bir restoran kurmuştu. Güzel balıklar tutar, misafirlerine pek güzel yemekler yapardı. Bir de… Dünyanın dört köşesinden gelen denizci misafirlerine akşam yemeği saatlerinde kemanıyla bazen Türk sanat musikisi, bazen saray musikisi, bazen halk türküleri; biraz da new age yorum ve esintiler katıp müzik ziyafetleri verirdi…

Gel zaman git zaman… Karacaören Koyu, Fethiye ile Ölüdeniz arasında tüm dünya denizcileri için bir efsane durak haline geldi. Göcek-Kekova yolu yapanlar burada konaklamadan Yediburunlar ve Patara’yı geçmez oldular.

Açık denizin akıntıları, rüzgârları, dalgaları Karacaören’e kimi zaman balıkçı ağları, cilalanmış mermer gibi ağaç kökleri, deniz kabukları; envai çeşit deniz ganimeti, sanat objesi sürüklerdi. Muzaffer onları topladı, restoran  terasının altında bir doğa müzesi, bir sanat galerisi gibi sergilemeye başladı. Restoranının çevresine çiçekler, kaktüsler, çalılar dikti. Bir kayalık botanik bahçesi gibi tüm o kıyıyı düzenledi.

Muzaffer, Can ve Emily Özmen ile bir yaz akşamı...

Yıllar akıp gitti… Muzaffer Özmen işleri oğlu Can’a devretti. Can, Hollandalı bir sarışın kıza gönlünü kaptırdı. Julia ile evlendi, çocukları oldu.

Restoran ise olduğu gibi duruyor, 40 yıl önceki gibi denizcilere hizmet veriyor. Hala, yaz ortası sivrisinek zamanı restoranın terasında mangal içinde tezek tutuşturulup masaların altına konuyor.  Hala koyun bir ücra köşesinden sesleniyorsunuz, Can dıştan takma motorlu sandalı ile geliyor sizi akşam yemeğine, sabah kahvaltısına restorana taşıyor.

Bazen Kemancı Muzaffer restorana geliyor. Kemanını kutusundan çıkarıyor, sonra oğlu Can da kemanını eline alıyor… Son gittiğim günlerden birinde torun Emily de eline bir oyuncak keman almadı mı? Nasıl mutlu oldum anlatamam.

Şu mavi kıyılarımızda bazı mekânların, bazı insanların hala değişmeden, eskisi gibi, doğayla ve kendi doğalarıyla barışık kaldığını görmek şaşırtıcı ve çok güzel…